|
|
January 30
Alıntı
kar yalnızlığı
Alıntı
kar yalnızlığı
saat sabahın yedisi dışarda kar var. yüksek tepelerin ardından doğan sapsarı güneş gerçek anlamda ısıtmasa da o bembeyaz görüntünün üzerinde sempatik, içimize bir sıcaklık yayıyor. güneş tepede gittikçe yükselirken içimde de bir kar topu oynama isteği-sevinçle karışık... önce kardanadam yapmalıyız çocukluğumdaki gibi; çok büyük olmalı, benden bile büyük. sonra bi resim çekilmeliyiz o kardanadamla sanki benim bir ahbabımmış gibi. güneş hala ordayken bir bulut gelmeli biraz kenara çekil sıra bende diyerek. kar yağdırmalı kardanadamıma cansuyu vermek istercesine: lapa lapa. bu arada ben mahelledeki arkadaşlarımı toplayıp kıyasıya bir kartopu maçı yapmalıyım -allahtan kardanadam yaparken zulalamışım kartoplarını- kulağıma gelen o buzla karışık kartopu bile yıldırmasın beni, zulamda daha çok var yenebilirim herkesi. güneş bulutun arkasından merhaba dedi yeniden lapa lapa yağan kar da durmuş artık oyunun heyecanından hiçbir şeyin farkına varmamışım ellerim soğuktan sızlıyor ama daha gün bitmedi eve gidip kardeşimin eldivenlerini istiyorum annem hayır eve gel diyor yalvar yakar alıyorum eldivenleri bir de poşet diyorum annem önce söyleniyor sonra poşeti de kaptığım gibi soluğu bizim evin tepesindeki yokuşta alıyorum yokuştaki karlar buza dönüşmüş poşetimi yere koyup üstüne oturuyorum bırakıyorum kendimi aşağı bi daha, bi daha, bi daha... sırıl sıklam oluyorum ama eve gidersem annem izin vermez ellerimin sızlamasına aldırış etmiyorum artık akşam olmuş neredeyse havada bir kızıllık güneş bir görünüp bir kaçıyor gri bulutların ardında. sonra keskin bir bıçak gibi yüzüme vurdu gerçekler: birden büyüdüm. hani sabah ki çocuk dedim kendime? yerler bembeyaz gözlerimi kamaştırdı bu parlaklık. astigmatım aklıma geldi başıma bir ağrı çöktü keşke hiç büyümeseydim ellerim çok sızlıyor ama olsun akşam olmadı daha havadaki kızıllık yavaş yavaş laciverte döndü yıldızları göremiyorum boşver yazın bakarım onlara bir sokak lambasının altında yalnız bir banka üstüm iyice ıslanmasın diye kızak yaptığım parçalanmış poşetimi serip oturuyorum ağzımdan buharlar çıkıyor duman gibi benimde canım bir sigara çekiyor cebimden bi sigara bi de çakmaktaşı neredeyse bitmiş bir çakmak çıkarıyorum sert bir hamleyle çakmağı bir seferde yakıyorum sigaramın dumanı taze.. uzun zamandır içmiyordum bu mereti az başım mı döndü ne? yine kar yağmaya başladı, kendimi neden bu süreyle kısıtladım bilmem ama bu anın tadını çıkarmak için bir sigara içimi kadar vaktim var. şimdi güneş olmadığından mıdır nedir içimi bir hüzün kaplıyor ayışığı bulutları parlatıyor sadece kendi bile gözükmüyor elimde sigaram ayağa kalkıyorum kar yağmaya devam ediyor ben yüzümü göğe çevirip bir duman çekiyorum kar taneleri yüzüme düşüyor alıştı soğuğa yüzüm hiç üşümüyor dönmeye başlıyorum kendi etrafımda sokak lambası bana diyor ki gel dansedelim, büyük bir incelikle elbette diyorum tutuyorum incecik belinden o duruyor ben dönüyorum dakikalarca. sigaramın bittiğini unutuyorum sokak lambası diyor ki -gel otur şu banka; oturuyorum yine. bana teşekkür ediyor -kar yağdığında kendimi çok yalnız hissederim kimse gelmez buralara bankın üstüne oturmazlar bense boynum bükük sadece karları aydınlatırım ama şimdi ışığımı gökyüzüne çevirip ayı kıskandırmak istiyorum bak nasıl da parlıyorum! gitmem lazım sokak lambası -biliyordum gideceğini ama olsun yine de beni yalnız bırakmadığın için teşekkürler -bir gün belki yine gelirim diyorum yanından ayrılıyorum eve gitme vakti günün bittiğine mi üzülmeliyim yoksa harika geçen bu güne mi sevinmeliyim bu garip duygu karmaşası içinde eve dönüyorum. şimdi ellerimin sızlaması gerçekten canımı acıtıyor geri dönmek istiyorum ama olmaz diyorum kendime oysa annemde yok evde şimdi kimse yok yapayalnızım tıpkı bomboş bir bankı aydınlatan o sokak lambası gibi. kendime acıyorum, yalnızlığıma.. sonra kendime acıdığım için kendimden nefret ediyorum. ellerimi bir sobanın ateşiyle ısıttığımı zannederken gözüm kalorifere ilişiyor eldivenlerimi üstüne asmışım yok diyorum kendi kendime bunun üstünde kestane patlamaz, sonra düşünüyorum nerden çıktı kestane,soba? eski alışkanlıklar diyorum çocukken sobalı evimizde pişen kestaneler vardı o zamanlara duyduğum özlem ve medeniyetin gelmesiyle başlayan üzüntüm oluyor gözümdeki bir damla yaş. saçmaladığımı düşünüyorum şimdi gidip mısır patlatabilirim onun için sobaya ihtiyaç yok o da çocukluğumdan kalma güzel bir anımdır diyorum hatta yalnızlığımı yatıştırmak için bir de film izlemeliyim yeni aldığım dvd oynatıcısına kendimi her yalnızlığımda avuttuğum filmimi koyuyorum. film başlamadan bi koşu- ellerimin sızlaması da geçti- mısır patlatıyorum. yanında bir de çay diyorum kendime bile şaşırarak oysa kahvaltıda bile içmem ben bunu.. çayın suyu ocaktayken sokak lambasını düşünüyorum-yalnızlığını, oysa şimdi ben kendimi patlamış mısırla çayla doyururken yaşamasamda filmin içine girip yalnızlığımı unutucam. onunsa konuşmayan dansetmeyen bir banktan başka kendini avutabileceği hiçbir şey yok etrafında. kar da yağmıyor üstelik. patlamış mısırı çöpe döküp filmi durduruyorum çayı da demlemekten vazgeçiyorum. ışıkları kapatıp sokak lambasını gören pencereye geçiyorum perdelerin hepsini sonuna kadar açıyorum. sokak lambası ışığını yere düşürmüşken farkediyor birden beni ay ışığı da bulutlardan sıyrılmış yeryüzüne bakmakta. sokak lambası bana çeviriyor ışığını ve gülümsüyor ay ışığı kıskanıyor paylaştığımız yalnızlığımızı ve bir bulutun arkasına saklanıyor, gülüşüyoruz sokak lambasıyla ay da ne kadar kıskanç diyoruz seviniyoruz yine dans ederken olduğumuz gibi. ve gecenin sonunda karlar bile biliyor artık ne benim ne de evimin önündeki sokak lambasının yalnız olmadığını... October 27 kömür gözlü kız sende sevdalara düştün demek... October 17 Başlangıçta insanın üç cinsiyeti vardı; bugünkü gibi iki, erkek ve kadın değil, bunların birleşmesinden oluşmuş bir üçüncü cins vardı; bunun adı da hâlâ var, ama bir yergi sözü olarak kullanılıyor, artık. Hermaphrodite adında ve biçimindeydi bu üçüncü cins insan, erkek ile kadından oluşan. Bunların her birinin dört eli, dört ayağı vardı, yuvarlak bir boyun üzerinde, ortak bir kafada, iki yüzü, dört kulağı vardı, bütün öteki ögeleri de ikişer tane; edep yerleri de bir çiftti. Bunlar hızlı gitmek istediklerinde, sekiz üyeleri üzerinde yuvarlanarak giderlerdi. Güçleri kuvvetleri çok yüksekti, yüksek de düşünceleri vardı; böylelikle, göklere bir yol açmayı, tanrılara saldırmayı kurarlardı. Zeus ile öteki tanrılar görüşüp tartıştılar, bunlara ne yapacaklarını. Bunların, öyle yıldırım gönderip, bütün cinslerini yoketmek, yapılacak iş değildi, çünkü o zaman bu insanlardan gelen saygıdan ve kurbanlardan da olacaklardı; ama bunların böyle sınırlarını aşıp taşkınlıklarını sürdürmelerine de izin veremezlerdi. Sonunda düşüne düşüne Zeus bir çare buldu ve dedi: Sanıyorum bir yol buldum, insanların gene de varolabilecekleri, ama aşırılıklarından vazgeçebilecekleri; çünkü daha zayıf olacaklar. Şimdi, bunların her birini iki yarıya böleceğim, o zaman daha zayıf olacaklar ama gene de bize yararlı olacaklar; çünkü çoğalmış olacaklar. Artık iki ayaklarının üstünde yürüyecekler. Ama, daha hâlâ sınırlarını aşıp taşkınlık yaptıklarını görürsem, onları bir kez daha ikiye bölerim; o zaman da tek ayakları üstünde zıplayarak yürümek zorunda kalırlar. Bunu söyledikten sonra insanları ikiye böldü, bir meyve böler gibi. Her birini bölünce de, Apollon'a buyurdu ki, yüzü ve bölünmüş boynu tersine çevirsin, ki insan kendi bölünmüşlüğünü görebilsin de, daha erdemli olsun. İşte, doğal biçimleri ikiye bölünmüş olduğundan, her bir yarı öteki yarısını özler ve biraraya gelebilirlerse, biribirlerine sarılırlar ve yeniden birleşmeye çalışırlar. Böylelikle insanlar arasına sevgi [Eros] gelmiştir; bu da, ikiden bir yapma çabası, ve insanın başlangıçtaki yapısını yeniden kurma isteğidir. Her birimiz bir insanın bir parçasıyız, çünkü, birken ikiye bölünmüş ve iki olmuşuz. Bu yüzden, her bir yarı, öteki yarısını arar. October 14
Karanfil Sokağı
Tekmil ufuklar kışladı Dört yön, onaltı rüzgar Ve yedi iklim beş kıta Kar altındadır.
Kavuşmak ilmindeyiz bütün fasıllar Ray, asfalt, şose, makadam Benim sarp yolum, patikam Toros, Anti-toros ve asi Fırat Tütün, pamuk, buğday ovaları, çeltikler Vatanım boylu boyunca Kar altındadır.
Döğüşenler de var bu havalarda El, ayak buz kesmiş, yürek cehennem Ümit, öfkeli ve mahzun Ümit, sapına kadar namuslu Dağlara çekilmiş Kar altındadır.
Şarkılar bilirim çiğ tutmuş Resimler, heykeller, destanlar Usta ellerin yapısı Kolsuz, yarı çıplak Venüs Trans-nonain sokağı Garcia Lorca'nın mezarı, Ve gözbebekleri Pierre Curie'nin Kar altındadır.
Duvarları katı sabır taşından Kar altındadır varoşlar, Hasretim nazlıdır Ankara. Dumanlı havayı kurt sevsin Asfalttan yürüsün Aralık, Sevmem, netameli aydır. Bir başka ama bilemem Bir kaçıncı bahara kalmıştır vuslat Kalbim, bu zulümlü sevda, Kar altındadır.
Gecekondularda hava bulanık puslu Altındağ gökleri kümülüslü Ekmeğe, aşka ve ömre Küfeleriyle hükmeden Ciğerleri küçük, elleri büyük Nefesleri yetmez avuçlarına -İlkokul çağında hepsi- Kenar çocukları Kar altındadır.
Hatıp Çay'ın öte yüzü ılıman Bulvarlar çakırkeyf Yenişehir'de Karanfil Sokağında gün açmış Hikmetinden sual olunmaz değil "mucip sebebin" bilirim Ve "kafi delil" ortada...
Karanfil sokağında bir camlı bahçe Camlı bahçe içre bir çini saksı Bir dal süzülür mavide Al - al bir yangın şarkısı, Bakmayın saksıda boy verdiğine Kökü Altındağ'da, İncesu'dadır.
AHMED ARİF October 13 Senin için zalim dediler, demek zulmün de bu kadar güzeli olurmuş diye düşündüm. Oysa bütün zalimlere karşı kinle doluydu içim. Ben hiçbir zulme baş eğmedim, zalimlerden yana olmadım. Seni en istediğim anda gelmemen, geldiğin zaman da bana acıların en büyüğünü tattırman belki zulümden başka birşey değil. Fakat ne yapayım ki onu bile yakıştırabiliyorsun.
Çoğu zaman nasıl olsa öldüreceği avına gururla bakan bir panterin vahşi bakışı var gözlerinde. İçinde ta derinde zulmün kıvılcımları yanıp sönerken bile sana kızamıyorum, senden nefret edemiyorum. İnsanı büyülüyorsun. Başdöndüren güzelliğinin karşısında asıl büyük zalimin tanrı olduğunu düşünüyorum ister istemez.
Senin için ''yalan söylüyor'' dediler. Kimse farkında değil dudaklarında yalanın ne kadar güzelleştiğinin. Yalansız bir seni düşünmeye imkan var mı? Senden gelen bütün yalanlara razıyım. ''Seni seviyorum'' dediğin zaman, yalan söylemiş olsan bile, bu sözü bütün gerçeklere değişmeye hazırım. Hiç bir yalan bu kadar sevimli ve manalı olmamıştır dünya kurulduğundan beri. Yalan; senin dudaklarında aydınlık, pembe şafaklara benzer. Sen yalan söylerken gözlerin, gökyüzünün sonsuz karanlığında parlayan yıldızlar gibidir. Sen söylediğin yalanlarla varsan; ben bütün gerçekleri senin bir tek yalanına feda edebilirim. Sana ''yalan söylüyor'' diyenler; eşşiz dudaklarında yalanın ne kadar güzel olduğunu bilmeyenlerdir.
Sana ''kalpsiz'' dediler. Üç milyar insanın yaşadığı bu dünyada çarpan bir tek kalp varsa o senin kalbindir. Bir tek kalp varsa ; iyilik diyen, güzellik diyen. aşk diyen o senin kalbindir. Bir tek kalp varsa yeryüzünde beni seven yine senin kalbindir o. Bütün zulümlerine, bütün yalanlarına rağmen beni sevdiğini biliyorum. İkimizi çepçevre kuşatan çaresizlikler içinde kalbin hala çarpıyorsa beni sevdiğin içindir. Yoksa aslında bu yalan ve zalim dünyada yaşanmaya değer bir tek dakikanın bile var olduğuna inanmak gerçekten imkansız bir şey.
Aşkın seni sevmek olduğunu benden başka bilen varmı söyle? Seni zulümlerinle, yalanlarınla kim bunca ilahlaştırabilir söyle? Söyle, sevdiğim benim, ömür boyunca seveceğim benim; zulümsüz, yalansız bir dünyada yaşanır mı söyle?
ümit yaşar oğuzcan September 30 Pera'lı Bir Aşık İçin Gazel
Merhaba güzelim, bak nasil doldurdu - Dur önce şu sigarami yakayim - Kirmizi bir güneş bardagimizi Dişarda kararan rum kilisesinin Gürültüyü yapraklara çeviren Çan sesleriyle yüklü ve karmakarişik Saatlerden geçiyoruz umut, ayrilik Günleri. Yüzünün gülü kapali Aci eylül geçiyor köklerimizden - Sanirim degişen birşey olmali -
Biliyoruz öglesonu mavi pardesi Gözlerinin yildizlariyla işiyan - Dur güzelim yüzüne dokunacagim - Ve akli yetmeyen tarlakuşuna Öpüşlerle derinleşen bir hali Yeni gelin bahçeleri dokuyan - Bu kör eylül karanligindan uzak - Bir ölümsüz yaz ülkesi olmali
Çikalim buradan hemen gidelim - Ben önce şu hesabi vereyim - Avluda fatihin ormanlarindan Kesilmiş camlara bakan rum yetim Içimi yalnizlikla dolduruyor Kapida sadakor bir dalginligin Ardindan bize bakan şu delikanli - Nasil benim gençligime benziyor - Şiirimiz bitince ve soldugunda Sari gül yapragina yazdigim divan Alip götürecek bir sahaf olmali
Onat Kutlar February 15 Geçmiş günü beyhude yere yad etme Bir gelmemiş an için de feryat etme Geçmiş gelecek masal bunlar hep Eğlenmene bak ömrünü berbat etme.
Ömer Hayyam February 12
o kadar boş bakıyorsun ki... heyecendan , nefretten yoksunsun ve ben senin içindeki anlamı nerede kaybettiğini bulmak için uğraşmak istiyorum. ben şimdi gidiyorum ve sana söz veriyorum, içindeki anlamı bulmadan gelmeyeceğim. anlamsız kalmandan korkuyorum sevgilim...
gitmeden söylemek istediklerim var sevgilim ; içindeki anlamı bulmadan seni de bulamayacağımı biliyorsun... onu bulmadan dönmeyeceğimi de biliyorsun... ve biliyorsun ki ben seni bulduğumda o aşk dünya üzerinde yaşanmayı bekleyen tek aşk olacak . şimdi şikayetlerim var ama o zaman hiç kalmayacak. aşkımızda ki tek hiç, onlar olacak... o zamana kadar hayal kurmayı öğren sevgilim , belki içindeki anlamı bulduğum zaman yorgun düşebilirim ... sen benim yerime hayaller kurarsın ; birlikte yaşarız onları...ben gelinceye kadar her şeyi tek bilenin sen olmadığını kabullen sevgilim zira sana asabiyet yapmaktan harap olmuş halet-i ruhiyemi tedavi edecek biricik doktor yok... ben dönünceye kadar korkularınla yüzleş sevgilim; seni seven birisi olduğu zaman ölmeyeceğini bir şekilde öğren ya da birini sevdiğini hissettirdiğin zaman seni üzeceğini zannetmeyi bir şekilde unut.
ve sevgilim; seni seviyorum! içimdeki o lanet olası umut tomurcuklarını bir ağaca çevirmeyi başardığın için. seni seviyorum sevgilim ; Tracy Chapman'ın Fast Car'ında uçarken benimle yolculuk ettiğin için ... ve ben şimdi gidiyorum sevgilim ; seni ve anlamını bulmadan da dönemeyeceğim
|
|
|
|